28 Eylül 2008 Pazar

...ve bu!


Dünyanın en büyük derbisi hangisi bilmiyorum...

...ama dünyanın en iyi fotoğraf veren derbisi hangisi, artık bunu biliyorum.

Teşekkürler Zoma ve Noat Samisa.

Kırmızı


Bir Liverpool-Everton 'O An'ı daha.

Teşekkürler ultras/movement.

Rotasyonu emzik vererek yapmak

Rıdvan Hoca futbol literatürümüze müthiş bir katkı yaptı...

Ertuğrul Sağlam rotasyonu emzik vererek yapıyormuş.

Harika :)

27 Eylül 2008 Cumartesi

İstanbul Belediyespor - Beşiktaş

Dakika 44... Beşiktaş 1-0 önde... Belki de maçın kırılma noktasıydı bu dakikada Gökhan Zan'ın oyuna girmesi. İstanbul Büyükşehir Belediyespor'un hava toplarında Beşiktaş savunmasını en fazla yıpratan adamı Adriano ve Zapotoçni de onun marke etmekle görevlendirilmiş, güzel bir eşleşme. Adriano'nun partneri ise yerden hızlı oynayan, çabuk dönebilen ve top tekniği de yüksek olan İbrahim Akın. Sivok sakatlanıp çıktıktan sonra Gökhan Zan'ın oyuna girmesiyle İBB 'nin golü âdeta "geliyorum" dedi. İbrahin Akın gibi çabuk ve tekniği yüksek bir adamı durdurmak için onun yerine oyuna alınan kişi son derece ağır, çabukluğu olmayan, geniş alanda geçilebilen ve topu da oyuna iyi sokamayan Gökhan Zan.. Hem de kenarda Türkiye'nin en hızlı yerli savunmacısı İbrahim Toraman dururken.. Müthiş bir taktik hatası idi.

Olimpiyat Stadı'nın zemini ıslak, hava rüzgarlı. Kalecilerin kâbusu bu havalar. Gol bulabilmek için şut çekmek veya etkili duran top kullanmak lazım. Ama ilk yarı bittiğinde oyundan alınan oyuncu Tello oluyor, ilginçtir. Tello'nun geçtiğimiz yıl kadar iyi performans göstermediği eleştirilerine çok fazla katılmıyorum, Tello aynı Tello. Ama, sanırım görevi itibari ile, bizim gözümüze batmıyor bu sezon. Beşiktaş'ın temposu onun çıkmasıyla düştü zaten.

Serdar Kurtuluş'a dikkat ettim maç boyunca, her zamanki performansından uzaktı ve sanki İbrahim Üzülmez 'i örnek alıyormuş gibiydi: Rakibi tuttu, itti, formasından çekti. Örnek aldığını sandığım kişi gibi futboldan uzaklaşmaz umarım.

Abdullah Avcı maçtan önce "Yahu beni kovacaklar, bu maçta bana kıyak yap" diye rica etse, Ertuğrul Hoca kesin Gökhan Zan ile İbrahim Üzülmez 'i oynatırdı sanırım.

Kırmızılar


Liverpoollu Fernando Torres, Everton'a attığı golün sonrasında görülüyor.

Çok güzel fotoğraf.
Teşekkürler Getty Images.

Sivasspor


Birçok sporsever Anadolu takımlarının senelik çıkışlarına alıştığından geçen sezon fırtına gibi esen Sivasspor 'un bu sezon enkaz haline geleceğini düşünüyordu aslında. Ancak sezon başladığında geçen yıl kaldıkları yerden devam ettiklerini 5 maçta namağlup 11 puan toplayarak gösterdiler. Cvetkov'un Khazar Lenkoran 'a gitmesi ve Bursasapor'dan Herve Tum 'un kadroya katılması dışında da geçtiğimiz yıldan pek fazla değişiklik yoktu kadrolarında. Sanırım Pini Balili'nin geçen yıl sakatlanması Bülent Hoca'nın canını fena halde sıkmış, bu yüzden tedbirini erkenden almış bu sezon. Haksız da değil, belki geçen yıl Balili sakatlanmasa Sivasspor İntertoto'da değil de Şampiyonlar Ligi 1.turunda elenmiş olacaktı, kim bilebilir.. Cvetkov 'un, Türkiye'nin en hızlı forvetinin yerini dolduramadığı bir gerçekti yanlız.

Balili'nin takıma tekrar dönmesi ve Herve Tum'un transfer edilmesiyle takımın ofansif yönü geçen seneden daha da etkili duruma gelmiş. Mehmet Yıldız da bildiğiniz gibi yine; sanki bu adam 20 sene güreş ve halter çalışmış da çaresizlikten futbolu seçmiş gibi yine inanılmaz güçlüydü. Ama sanırım bu yıl Sivasspor'un hücum organizasyonunu Musa Aydın'dan izleyeceğiz. Mehmet Yıldız ile birlikte takımı hücuma taşıyan çok önemli bir etken kendisi.

Bugün Fenerbahçe'yi alkışlanacak bir oyunla 2-1 yendiler. 3 büyükler yenildiği zaman "takım çok kötüydü" muhabbetlerine zaman zaman anlam vermekte güçlük çekiyorum. Sivas maçı da bu eleştiriyi anlayamadığım maçlardan birisi oldu bugün; etkili hücumları ile Fenerbahçe'ye nefes aldırmadılar dersek yalan söylemiş olmayız sanırım. Zira o kadar etkiliydiler ve öyle çok pozisyon buldular ki, Fenerbahçe 'ye gelmeden daha biz ekran başında neye uğradığımızı şaşırdık maçı izlerken, Önder Turacı'nın yerinde ben koşsam bu kadar yorulmazdım sanırım. Her ne kadar geçtiğimiz yıl sadece frikikten 11 gol atan ve Sivasspor organizasyonunun lideri konumundaki Muhammet Ali Kurtuluş kadroda olmasa da Balili-Mehmet Yıldız-Musa Aydın üçlüsü topu ayaklarına her alışlarında onsekizin üzerinde buldular kendilerini. Bir de Musa Aydın bu işi çok iyi yapıyor hakikaten. Bir gün, hani olur da 3 büyüklerden yer kalır da Lig TV'de Sivas maçına denk gelirseniz, Musa'yı özel olarak izleyin. Bu çocuk geçtiğimiz yıl da çok iyiydi, bu yıl da devam ediyor oynadığı güzel oyuna.

Hücum yönünden zengin olan Sivasspor'un en büyük sıkıntısı defansın göbeğinde oynayan Diallo-Bilica ikilisinin henüz uyum sorununu aşamaması gibi gözüküyor. Kademe yanlışlarının yalancısıyım ben; Alex lâkayıt olmasa Fenerbahçe gol de bulabilirdi nitekim bu yüzden. Alex dedim de, o karşı karşıya kaldığı pozisyonda da cidden nasıl bir lâkayıt vuruştur o arkadaş. Sen Alex'sin, artistlik elbette yapacaksın, ama takımın kötü durumdayken vakit bulduğunu atma vaktidir. Pozisyon israf oldu, hem de mübarek günde.

Bir parantez de Sivasspor kalesi için açmak gerekiyor bu arada. Geçtiğimiz yıl Petkoviç sakatken Akın kalede müthiş işler yapmıştı. Fenerbahçe'nin kornerden Selçuk'la attığı golü gördükten sonra bugün neden onun kalede olmadığını anlamak cidden güç. Pozisyonu izleyenler bana hak vereceklerdir eminim. Petkoviç bu hali ile Rüştü'nün Beşiktaş'taki emeklilik günlerinin hatırlatıyor insana, iyi maçlar çıkartıyor ancak nerede patlayacağı belli değil.

Bir de Hayrettin Yerlikaya var bu takımda. Türkiye 'de Hakan Ünsal'dan sonra sol kanatların nesli tükendiği için daha bir dikkatle ve merakla izliyorum bu mevkiyi. Sivasspor bu problemi Hayrettin ile çözüyor. İyi de oynuyor 81'li bu arkadaş, istikrarlı da, performansı da iyi.. Yanlız gelişim şart tabii, Hayrettin için de öyle. Çünkü Türk futbolunun şu anda en değerli mevkisinde oynuyor..

Geçtiğimiz yıl ligde en keyif veren futbolu oynayan takımdı Sivasspor. Bu sezon da ilk 5 haftada gözlemlediğimiz kadarıyla aynı çizgideler. Dilerim performansları bu şekilde devam eder..

26 Eylül 2008 Cuma

kısa ve öz

Galatasaray'da yeni dönemin özeti...

Şampiyonlar Ligi ve Avrupa Ligi üzerine bir yorum

Evet, biraz zaman geçti, haberi tarttık belli bir yere koyduk.

Şimdi bir "Şampiyonlar Ligi"miz var, yani şampiyonların, en iyilerin, en büyüklerin ayrıcalıklı ligi.

Bir de o lige katılamayan tüm takımları kucaklayan, genel bir "Avrupa Ligi"

Bu düzen, "Süper Lig ve 1.Lig" şablonuna çok iyi oturuyor, yani Şampiyonlar Ligi "süper lig"imiz, Avrupa Ligi de "1.lig"imiz.

Bu doğrultuda şu adım atılırsa anlamlı olacağını düşünüyorum:
Şampiyonlar Ligi'ndeki takım sayısını azaltıp ligi eski haline getirmek..

Eğer bu yapılırsa, Şampiyonlar Ligi, gerçek şampiyonların katıldığı Süper Lig; Avrupa Ligi de adına yakışır şekilde, Süper Lig'e gidemeyen herkesin katıldığı bir 1.Lig olur.

Yapılmazsa, Şampiyonlar Ligi 1.Lig, Avrupa Ligi de 2.Lig olarak hayata devam eder diye düşünüyorum.

Yaklaşık 10 yıl sonra yeniden, ön eleme olmadan Şampiyonlar Ligi'ne...

Aşağıdaki habere bir de ekleme yapalım, resmileşmiş bir haber.

Bugün UEFA'nın resmi açıklama günüydü anlaşılan.

2008/09 Türkiye Ligi şampiyonu, 2009/10 sezonunda Şampiyonlar Ligi'ne direkt katılacak.
Aynı zamanda Türkiye, 2009/10 UEFA Avrupa Ligi'ne 3 takım gönderecek.

Ayrıca, 2010 Şampiyonlar Ligi Finali, 22 Mayıs 2010 Cumartesi günü oynanacak.

UEFA Avrupa Ligi


UEFA, UEFA Kupası'nın statüsünü ve buna bağlı olarak da adını değiştirdiğini açıkladı.

Bundan sonra grup mücadelesi tek devreli değil deplasmanlı lig usulüne göre yapılacak.

UEFA Kupası lig usulü oynanmaya başladığından beri zaten futbol toplumu içinde kupaya gayrıresmi olarak "UEFA Ligi" adını takanlar olmuştu. Bu doğrultudaki düşünceyi geliştirdiğiniz zaman da, UEFA Kupası'nın artık Şampiyonlar Ligi'nin altında Avrupa Kıtası'nın 2. Ligi olduğu sonucuna varmak zor olmuyordu.

Geçiş dönemi bitti ve UEFA sonunda bunu resmileştirmiş oldu.
Artık adıyla sanıyla bir "UEFA Avrupa Ligi"miz var.

Artık "1. Ligimiz UEFA Şampiyonlar Ligi, 2. Ligimiz de UEFA Avrupa Ligi'dir" demek hiç de yanlış olmasa gerek.

24 Eylül 2008 Çarşamba

Kâzım Kanat

Seneler boyunca İbrahim Üzülmez 'i izledik durduk Beşiktaş'ın sol kanadında; çileden çıktık, gitsin artık dedik. Hiçbiri olmayınca dua ettik "Al Beşiktaş'tan şu sol kanadı, yaparsan sen yaparsın" diye... Ama o yanlış Kanat 'ı aldı..


Alışmışız Sabah'ta arka sayfada varlığına her maç sonrası, seni arar durur gözlerimiz her zamanki yerinde.. Her Beşiktaş maçı ertesi seni okur, seninle keyiflenirdik; öyle benimsemiş, öyle çok sevmişiz ki seni ve öyle bir parçamız olmuşsun ki, ne inanasımız geliyor gittiğine ne de gülebiliyoruz artık yokluğunda..

Allah'a emanet ol büyük usta...

'Futbol ve Türkçe' Üzerine 3 Küçük Değinme

İnsanın düşünce üretebilme gücü ile konuştuğu dile hakim olma düzeyi arasında doğrudan bağlantı var. Konuşurken kullandığınız sözcüklerin anlamını ne kadar iyi bilirseniz, onların temsil ettiği kavramları da o kadar iyi anlarsınız. Eğer "kavramları anlamak" önemli bir konuysa, o kavramları temsil eden sözcüklerin bir kere sizin anadilinizde olması lazım.

Bu konu üzerine futbol dünyası çerçevesinde söylenebilecekler son zamanlarda biraz birikti, hemen onlara değineyim, örnekler üzerinden yürüyelim...


Adil Oyun
Vaktinde buna 90 Dakika'da Haşmet değindi. O ana kadar ben bunu düşünmemiştim. Dedi ki özetle,
"Biz Fair Play kavramının ne olduğunu anlamıyoruz. Çünkü anlamak için gerekli olan bir numaralı şartı yerine getirmiyoruz: "fair-play" sözcüğünün anlamını bilmek! Sözcüğün anlamını bilmeyince kavramın da içi boşalıyor, ne olduğu bilinmeyen soyut bir nesneye dönüşüyor. O zaman da bunu hayatımıza yerleştirme çabası amacına ulaşma şansını kaybediyor.
Halbuki ben Spor Servisindeki genç çocuklara dedim ki, 'Yahu bu Fair-Play yerine Adil Oyun sözünü yerleştirelim'...Bir anda çocukların kafalar havaya kalktı, gözler açıldı...'Fair Play'in ne anlama geldiğiyle ilgili bir ışık yandı kafalarında bir anda."

İnanılmaz derecede doğru!
Denebilir ki, "Yahu onun anlamını yine bilebilirsin, illa Türkçe olması mı lazım."
...O iş öyle değil işte!


Kapalı Taraf
Bu konudaki fikrime Azeriler ilham verdi.
Azerbaycan futbol sunucuları, ofsayt pozisyonunda yakalanan oyuncular için "Oyundan kenar vaziyette" diyorlar.

Bunun anlamı çok açık. "Oyundan kenar vaziyette", yani "Oyunun dışında"
Bununla sunucu ne anlatmak istiyor; son savunma oyuncusunun arkasındaki alan oyunun "kapalı tarafı"dır.
...kuralın tanımıyla devam edersek, bir hücum oyuncusu top kendisine gönderildiğinde oyun alanının kapalı tarafında bulunuyorsa, topla buluştuğu anda oyun durdurulur ve top rakip takıma verilir.
...ki kimse kapalı tarafta bekleyip golleri leblebi gibi dizmesin, bir "oyun içi otokontrol mekanizması" oluşsun.

Ne oldu? Ofsayt kuralını anlamak daha kolay hale gelmedi mi?
Hep denir ki, "Kadınlar futbolu bilmiyor, ofsaytı bile anlamıyor"
Ofsaytı anlamamak, kadınların futbolu bilemesinin sembolü haline gelmiş bir olgudur. Çoğu zaman espri konusu olur, hatta futbolu bilen bir kadının bile "Ofsaytı biliyorum ha" diyerek karikatürize ettiğine tanık olabilirsiniz bu durumu.

Şimdi biz "ofsayt"a "kapalı taraf" desek...Futbolla yeni tanışanların bile bir seferde ne olduğunu anlaması daha kolay hale gelmez mi ofsaytı?

* * *

Bunun bir de sağlamasını yapalım.

Offside kelimesinin zıttı olarak İngilizlerin kullandığı kelime nedir?

Onside!

Pek bilinmez ama böyle bir kelime vardır.
"Ofsayt pozisyonunda olmayan oyuncu"yu tarif eder. Yani "kapalı tarafta olmayan oyuncu"yu.

Demek ki, son savunmacının önünde kalan taraf da, oyun alanının "Açık Taraf"ı oluyor.

(ama biz bu kelimeyi de alıp "onsayt" olarak kullanmaya kadar vardıramıyoruz tabi ki işi
-çünkü onu o haliyle bizim cümle kuruluşlarımızın içine sokmak bir kere mümkün değil-
...ve "ofsayt kavramı"nın yarısı kaybolmuş oluyor.)

* * *
Sonuç:

Offside - Kapalı taraf
Onside - Açık taraf

Nasıl? Komik mi oldu?


Ön Libero
Şu "Libero" kelimesinin anlamını Türk futbol toplumuna bir belletsek, Türkiye'de "Ön Libero" diye bir kavram kalmayabilir.
"Libero", "Serbest" demek biliyorsunuz.

Bunu bir kere öğrendikten sonra, bir insanın önünde iki seçenek kalacağını sanıyorum:
1-Ön Libero dediği adamın serbest oynayan bir adam olduğunu düşünerek yola devam etmek,
2-Bu adamın aslında serbest oynayan bir adam olmadığını öğrenmek, ki bunu yaptıktan sonra "ön libero" tamlaması 5 saniye içinde kendisini yok edecektir.

* * *
...ve düşünün, bunun bir de "çift"i var.

Çift Ön Libero!
Bu sözü ilk duyduğumda ne kadar şaşırdığımı hala hatırlıyorum.
Düşünsenize, sahanın orta yerinde serbest oynayan iki tane adam!

* * *
Şunu açıklayarak bitirelim:
Futbolda "Libero" diye bir kavram yok mu?
Tabi ki var.

Bu terim, savunmanın arkasında serbest oynayan, üstün oyun okuma yeteneğiyle tüm takımın arkasını toplayan oyuncuyu tarif ediyor. Diğer bir adı da "Süpürücü".

...ve bu pozisyonun yaratıcısı da Franz Beckenbauer olarak kabul ediliyor. Takipçileri de var tabi ama, lider kişiliği ve üstün oyun görüşüyle kavramı yaratan o.

Franz Beckenbauer aynı karizmasıyla bugün de tüm Alman futbolunu arkadan yönetmeye devam ediyor zaten!

* * *

Velhasıl bu serbestlik "Kaiser"in kişisel karizmasından kaynaklanıyor.

Bugünün orta saha oyuncuları hiç üstlerine alınmasınlar.