24 Eylül 2008 Çarşamba

Kâzım Kanat

Seneler boyunca İbrahim Üzülmez 'i izledik durduk Beşiktaş'ın sol kanadında; çileden çıktık, gitsin artık dedik. Hiçbiri olmayınca dua ettik "Al Beşiktaş'tan şu sol kanadı, yaparsan sen yaparsın" diye... Ama o yanlış Kanat 'ı aldı..


Alışmışız Sabah'ta arka sayfada varlığına her maç sonrası, seni arar durur gözlerimiz her zamanki yerinde.. Her Beşiktaş maçı ertesi seni okur, seninle keyiflenirdik; öyle benimsemiş, öyle çok sevmişiz ki seni ve öyle bir parçamız olmuşsun ki, ne inanasımız geliyor gittiğine ne de gülebiliyoruz artık yokluğunda..

Allah'a emanet ol büyük usta...

'Futbol ve Türkçe' Üzerine 3 Küçük Değinme

İnsanın düşünce üretebilme gücü ile konuştuğu dile hakim olma düzeyi arasında doğrudan bağlantı var. Konuşurken kullandığınız sözcüklerin anlamını ne kadar iyi bilirseniz, onların temsil ettiği kavramları da o kadar iyi anlarsınız. Eğer "kavramları anlamak" önemli bir konuysa, o kavramları temsil eden sözcüklerin bir kere sizin anadilinizde olması lazım.

Bu konu üzerine futbol dünyası çerçevesinde söylenebilecekler son zamanlarda biraz birikti, hemen onlara değineyim, örnekler üzerinden yürüyelim...


Adil Oyun
Vaktinde buna 90 Dakika'da Haşmet değindi. O ana kadar ben bunu düşünmemiştim. Dedi ki özetle,
"Biz Fair Play kavramının ne olduğunu anlamıyoruz. Çünkü anlamak için gerekli olan bir numaralı şartı yerine getirmiyoruz: "fair-play" sözcüğünün anlamını bilmek! Sözcüğün anlamını bilmeyince kavramın da içi boşalıyor, ne olduğu bilinmeyen soyut bir nesneye dönüşüyor. O zaman da bunu hayatımıza yerleştirme çabası amacına ulaşma şansını kaybediyor.
Halbuki ben Spor Servisindeki genç çocuklara dedim ki, 'Yahu bu Fair-Play yerine Adil Oyun sözünü yerleştirelim'...Bir anda çocukların kafalar havaya kalktı, gözler açıldı...'Fair Play'in ne anlama geldiğiyle ilgili bir ışık yandı kafalarında bir anda."

İnanılmaz derecede doğru!
Denebilir ki, "Yahu onun anlamını yine bilebilirsin, illa Türkçe olması mı lazım."
...O iş öyle değil işte!


Kapalı Taraf
Bu konudaki fikrime Azeriler ilham verdi.
Azerbaycan futbol sunucuları, ofsayt pozisyonunda yakalanan oyuncular için "Oyundan kenar vaziyette" diyorlar.

Bunun anlamı çok açık. "Oyundan kenar vaziyette", yani "Oyunun dışında"
Bununla sunucu ne anlatmak istiyor; son savunma oyuncusunun arkasındaki alan oyunun "kapalı tarafı"dır.
...kuralın tanımıyla devam edersek, bir hücum oyuncusu top kendisine gönderildiğinde oyun alanının kapalı tarafında bulunuyorsa, topla buluştuğu anda oyun durdurulur ve top rakip takıma verilir.
...ki kimse kapalı tarafta bekleyip golleri leblebi gibi dizmesin, bir "oyun içi otokontrol mekanizması" oluşsun.

Ne oldu? Ofsayt kuralını anlamak daha kolay hale gelmedi mi?
Hep denir ki, "Kadınlar futbolu bilmiyor, ofsaytı bile anlamıyor"
Ofsaytı anlamamak, kadınların futbolu bilemesinin sembolü haline gelmiş bir olgudur. Çoğu zaman espri konusu olur, hatta futbolu bilen bir kadının bile "Ofsaytı biliyorum ha" diyerek karikatürize ettiğine tanık olabilirsiniz bu durumu.

Şimdi biz "ofsayt"a "kapalı taraf" desek...Futbolla yeni tanışanların bile bir seferde ne olduğunu anlaması daha kolay hale gelmez mi ofsaytı?

* * *

Bunun bir de sağlamasını yapalım.

Offside kelimesinin zıttı olarak İngilizlerin kullandığı kelime nedir?

Onside!

Pek bilinmez ama böyle bir kelime vardır.
"Ofsayt pozisyonunda olmayan oyuncu"yu tarif eder. Yani "kapalı tarafta olmayan oyuncu"yu.

Demek ki, son savunmacının önünde kalan taraf da, oyun alanının "Açık Taraf"ı oluyor.

(ama biz bu kelimeyi de alıp "onsayt" olarak kullanmaya kadar vardıramıyoruz tabi ki işi
-çünkü onu o haliyle bizim cümle kuruluşlarımızın içine sokmak bir kere mümkün değil-
...ve "ofsayt kavramı"nın yarısı kaybolmuş oluyor.)

* * *
Sonuç:

Offside - Kapalı taraf
Onside - Açık taraf

Nasıl? Komik mi oldu?


Ön Libero
Şu "Libero" kelimesinin anlamını Türk futbol toplumuna bir belletsek, Türkiye'de "Ön Libero" diye bir kavram kalmayabilir.
"Libero", "Serbest" demek biliyorsunuz.

Bunu bir kere öğrendikten sonra, bir insanın önünde iki seçenek kalacağını sanıyorum:
1-Ön Libero dediği adamın serbest oynayan bir adam olduğunu düşünerek yola devam etmek,
2-Bu adamın aslında serbest oynayan bir adam olmadığını öğrenmek, ki bunu yaptıktan sonra "ön libero" tamlaması 5 saniye içinde kendisini yok edecektir.

* * *
...ve düşünün, bunun bir de "çift"i var.

Çift Ön Libero!
Bu sözü ilk duyduğumda ne kadar şaşırdığımı hala hatırlıyorum.
Düşünsenize, sahanın orta yerinde serbest oynayan iki tane adam!

* * *
Şunu açıklayarak bitirelim:
Futbolda "Libero" diye bir kavram yok mu?
Tabi ki var.

Bu terim, savunmanın arkasında serbest oynayan, üstün oyun okuma yeteneğiyle tüm takımın arkasını toplayan oyuncuyu tarif ediyor. Diğer bir adı da "Süpürücü".

...ve bu pozisyonun yaratıcısı da Franz Beckenbauer olarak kabul ediliyor. Takipçileri de var tabi ama, lider kişiliği ve üstün oyun görüşüyle kavramı yaratan o.

Franz Beckenbauer aynı karizmasıyla bugün de tüm Alman futbolunu arkadan yönetmeye devam ediyor zaten!

* * *

Velhasıl bu serbestlik "Kaiser"in kişisel karizmasından kaynaklanıyor.

Bugünün orta saha oyuncuları hiç üstlerine alınmasınlar.








23 Eylül 2008 Salı

Buharlaşıp Uçan Sözler

Röportaj çevirisi üzerine bu muhabbet çok iyi gitti.

Haftasonu oynanan Kocaelispor maçı sonrasında Kewell ile röportaj yapılıyor. Sorulan soruyu falan tam hatırlamıyorum, önemli de değil zaten de, Kewell şu minvalde bir cevap veriyor:

"Bugün futbol oynamak için sahaya çıkan her takımda, skora etki edecek ve oyunu değiştirecek yetenekte bir - iki oyuncu mutlaka var. Bugünkü rakibimizde de böyle bir arkadaşımız vardı ve skoru değiştirdi. Fakat biz daha başarılıydık, daha çok fırsat yarattık ve daha çok gol attık."

Yani adam, golü atan Kocaelisporlu oyuncu Taner Gülleri'yi oyun içinde bir kere kendi kendine takdir etmiş, bir de maç sonrası mikrofona takdir ediyor. Önünde bir savunma oyuncusu bir de kaleci olduğu halde en doğru vuruş anını bulup topu içeri atarken gösterdiği sıradışı vuruş becerisini bir kere baştan ön plana çıkarıyor, kendi başarılarını ondan sonra anlatıyor.

Fakat bu demeç gelip, tercümanın dudakları arasında eriyip gidiyor, yarısı buharlaşıp havaya karışıyor. Kimsenin haberi olamıyor Kewell'ın böyle bir bakış açısıyla maçı yorumladığından.

"Bunda kasıt var" demiyorum bu sefer.

Ama malesef ülkemizde çeviri işi çok ciddiyetsizce yapılıyor.

15 Eylül 2008 Pazartesi

Harry Kewell

Merhabalar.

Geçenlerde Harry Kewell ülkesinde geniş bir röportaj verdi. The Sun-Herald gazetesi için yapılmıştı bu röportaj ve bize de brisbanetimes.com.au sitesi aracılığıyla ulaştı diyelim.

Çeşitli alıntılarla değişik mecralarda Türkiye'de de yayınlandı; ama henüz tam çevirisini hiçbir yerde görmedik, Galatasaray resmi sitesi bile alıntılarla yetindi.

brisbanetimes.com.au sitesinin yayınladığı bu haber-röportaj metnini bir çevirelim diyorum, bakalım Kewell ve site neler söylemiş. The Sun-Herald'daki orijinal röportajı bulamadım ama, herhalde onun tamamını bu yazının içine yedirmişlerdir işte. Okuyunca anlarsınız zaten.


Baştan iki tane not:

"Socceroo" kelimesine dikkat. Bu tabiri yeni duydum ve çok güzel bir tabir, onu değiştirmeden kullanıyorum. "Avustralyalı Futbolcu" anlamına geliyor işte, milli takımlarına da "Socceroos", "Socceroolar" diyorlar.
"Kangaroo"dan, yani "Kanguru"dan geliyor.

...iki, bu "Turkish Delight" lafını "Türk Lokumu" olarak çevirmeyi sevmiyorum. Bu tabirin her yere uygun olmadığını, gereksiz bir ezber olduğunu ve "Turkish Delight" kavramındaki anlam derinliğini yok ettiğini düşünüyorum.
Bu tabirde güzel bir kelime oyunu var, İngiliz onu anlar ama biz anlamayız.

"Delight", "keyif" demek. Lokum da Türklerin keyif veren bir yiyeceği olduğu için adına "delight" deyip, tek kelime içinde Türkiye'de yaşadıkları keyfi ifade eden bir terim yaratmışlar.
Türkiye'yle ilgili zevk veren her olayda da bu terimi kullanıp "Turkish Delight" diyorlar, gayet de güzel oluyor.

Dolayısıyla, ben bu yazının başlığını, her yede gördüğüm gibi "Türk Lokumu" koymuyor, biçimi değil anlamı çevirmeyi tercih ediyorum.

Bu kadar açıklama yeter; buyrun okumaya.


* * *



Türkiye Keyfi
Matthew Hall | 7 Eylül 2008

Harry Kewell'ın Galatasaray'a gidişi 'Socceroo'ların kaptanının kariyeri için yeni bir sayfadan çok daha fazla şey ifade ediyor. Kendi ifadesiyle söyleyecek olursak, Türkiye'ye şok transferi "Neredeyse kitabı baştan sona yeniden yazmak" anlamına geliyor.
Nihayet (kendisinin de kabul ettiği üzere) sakatlıklarla boğuştuğu ve İngiliz basınının yıkıcı eleştirileriyle savaştığı 5 yıllık Liverpool macerasına son verip önüne bakabileceği yeni bir dönem başlıyor.


Galatasaray takımına katıldığı günden beri verdiği ilk kapsamlı röportajda Kewell şunları söylüyor: "Eğer bu bir kitap olsaydı, son beş yılının yazılı olduğu sayfaları birbirine yapıştırıp kullanılmaz hale getirmek gerekirdi. Sanki hikaye Leeds bölümünden sonra Liverpool'u atlayıp doğrudan Galatasaray'la devam ediyormuş gibi."

Neyse, Anfield bunalımını artık geçelim. Kewell o dönemi aşmış vaziyette; hem fiziksel hem ruhsal olarak. Bugün esas önemli olan, onun çok kısa bir sürede Galatasaray taraftarlarının sevgilisi olmayı başarmış olması.
Bunu nasıl başardığı çok açık; Ayaklarını konuşturarak.
Resmi sezon açılışı özelliği de taşıyan, bir önceki sezonun lig şampiyonu ile federasyon kupası galibini karşı karşıya getiren ve Kayserispor'u 2-1 yendikleri Süper Kupa maçında, Avustralyalı'nın yeni takımı adına topa ilk dokunuşu gol oldu.

Performansıyla bir anda basının başını döndürdü ve taraftarlar sırtında KEWELL 19 yazan Galatasaray formalarından almak için mağazalara koştu. Kulübün resmi ürünlerin satışını yapan
biriminin açıkladığı rakamlara göre, Süper Kupa zaferini takip eden yedi günde 10.000 Kewell forması satılmıştı.


Birliktelik tabi ki henüz yeni, ama Galatasaray'ın ona duyduğu hayranlık da karşılıksız değil.

Görünüşe göre Kewell'ın Boğaziçi'ndeki yeni yuvasına olan bağlılığı o kadar yüksek ki, Türk Hükümeti Avustralyalı'ya "turizm elçiliği" teklif etse şaşırmamak lazım.

"İstanbul harika bir şehir" diyor Harry Kewell. "İnsanlar şahane. Kulüp şahane. İhtiyaç duyabileceğiniz her şey var. Yemekler harika. Kulüp bana çok iyi bakıyor. Bir tek bu trafikte araba sürmek biraz deli işi gibi ama ne yapalım, ben macerayı severim."

"Hayatımda yaptığım bu hamleyi iki kelimeyle özetleyecek olsam derdim ki, bu 'Heyecan Verici'. Bu İstanbul insanın gözlerini açıyor. Her taraf heyecan kaynıyor. Buraya gelme fikri ilk oluştuğunda çevremdekilerle konuştum, herkes dedi ki 'Bunu yapacağından emin misin?'
Şimdi kiminle konuşsam ya İstanbul'da bir süre yaşamış, ya İstanbul'a gelip gitmiş, ya da o kadar güzel şeyler duymuş ki İstanbul'la ilgili, 'mutlaka gidip göreceğim' diyor."

Yakın dostu ve 'Socceroo'lardan takım arkadaşı Lucas Neill'e soracak olursak, Kewell'ın geleceğe bu olumlu bakışı son derece gerçekçi.

"Transferi gerçekleştikten sonra Harry ile konuştum, atıldığı bu yeni maceradan dolayı son derece heyecanlıydı" diyor Neill. "Onun adına mutluyum. İspat edecek çok şeyi var -kendisine değil tabi çünkü biz onun ne kadar iyi bir oyuncu olduğunu biliyoruz- ama onu eleştiren pek çok kişiye. Harry çok şanssız bir dönemden geçti ve toparlanmak için çok büyük bir isteği var. Çok iyi bir sezon geçireceğinden eminim."


Liverpool sözleşmesini uzatmama kararı aldıktan ve serbest kaldıktan sonra, Kewell'ın önünde Avrupa'nın çeşitli yerlerinden gelen pek çok teklifin oluşturduğu bir seçenekler listesi vardı. İtalyan kulübü Juventus geçen Ocak ayında kendisiyle temasa geçmişti ve neredeyse anlaşma da sağlanıyordu. Yine İtalya'dan Roma ve AC Milan ile İspanya'dan Valencia da talipleri arasındaydı. Avrupa'da yaz transfer sezonu başladığında ise, bu talipler listesine Premier Leauge kulüplerinden Portsmouth, Aston Villa, Fulham ve Tottenham da eklendi.

Kewell'ın geçmiş sakatlıklarının yarattığı bir çekingenlikten olsa gerek, kulüplerin çoğu ya maç başına ücrete dayalı sözleşmeler öneriyor ya da Kewell'ın çevresinde bir 'mucize el' olarak görülen Avustralyalı fizyoterapist Les Gelis'in oyuncuyla beraber gelerek kulüplerinin sağlık ekibine katılmasını reddediyorlardı.

"Ta ilk günden beri Galatasaray herkesin önündeydi" diyor Harry Kewell. "Bir sürü kulüp geliyor, sakatlanırsam şöyle olacağından böyle olacağından bahsedip, saçma sapan şeyler söyleyip duruyordu. Sonra Galatasaray gibi bir kulüp geldi ve dedi ki, 'Haydi tamam, yürü gidiyoruz'."

Yap-bozun son parçası da kulübün hedefleriyle ilgili olan tabi. Galatasaray bu sezon ligdeki şampiyonluk ünvanını korumaya çalışacak ve UEFA Kupası'nda mücadele edecek.

Ligde ve Avrupa'da göstereceği iyi bir performans, Kewell'ın kendi neslinin en heyecan verici oyuncularından biri olarak yarattığı itibarın kendisine iade edilmesini sağlayabilir. O zaman Bati Avrupa kapıları ona yeniden açılabilir.

İmzayı atmadan önce Kewell'ın önünde Fransız Dünya Kupası yıldızları Franck Ribery ve Nicolas Anelka dahil, Türkiye'de oynayıp yeniden kendini bulmuş pek çok örnek vardı.

"İnanıyorum ki tarih tekerrür edecek," diyor, Kewell'ın menajeri Bernie Mandic. "Harry'nin oraya gidişi konusunda şimdi, daha önce olduğumdan çok daha rahatım."


Kewell'ın eşi Sheree ve çiftin -biri 5 aylık Matilda olmak üzere- üç çocuğu da İstanbul'a gelip baktılar, fakat yoğun sezon öncesi takvimi, milli takımla devam eden işlerin bitirilmesi ve İngiltere'de okulların açılma zamanının gelmiş olması gibi detaylar, Kewell ailesinin İstanbul'da yaşayacakları evi kurma işini iyice zora sokmuş durumda.

Yine de, bu sene 30 yaşına girecek olan Kewell, Türkçe öğrenmeye başlamış vaziyette ve Türkiye'de günlük hayatın Liverpool'dakinden, Leeds'tekinden veya vatanı Sydney'dekinden çok farklı olan özelliklerine alışmaya çalışmakla meşgul. Alışması gerekenler arasında, her sabah erken saatlerde İstanbul'un pek çok camisinden yükselen ezan sesleri de var.

" 'Günaydın', 'Nasılsınız?' ve 'İyiyim' demeyi öğrendim" diyor.

"Bana değişik gelen bir kültür tabi ki ve normalde karşılaşmayacağım şeylerle iç içeyim. Bir kere kesinlikle dinlerine çok önem veriyorlar ve buna saygı duymak zorundasınız."


İstanbul'da, dinin karşısına dikilebilecek tek güç futbol belki de. Yeri geldiğinde kırmızı ve altın sarısı ile bezenmiş, veya karşı yakadan rakipleri Fenerbahçe'nin renkleri sarı ve lacivert ile süslenmiş koca koca bayrakların, binaların tepesinden aşağı sarkıtıldığını görmek hiç şaşırtıcı değil bu şehirde.

Sezonun en önemli olayı Fenerbahçe ile yılda iki kere yapılan derbi maçı. Fenerbahçe'yi bu sezon Euro2008'in şampiyon hocası İspanyol Luis Aragones çalıştırıyor ve kadrolarında Brezilyalı Roberto Carlos, Uruguaylı savunma oyuncusu Diego Lugano ve İspanyol golcü Daniel Guiza da var.

İki takımın bu sezonki ilk karşılaşması Kasım ayının başlarında gerçekleşecek.

"Türkiye'de 70 milyon insanın yaşadığını ve bunların 25 milyonunun Galatasaray, 20 milyonunun da Fenerbahçe taraftarı olduğunu söylüyorlar" diyor Harry Kewell. "Hangi köşe başına gitsem ya bir Galatasaray taraftarı görüyorum zaten ya da bir Fenerbahçe taraftarı."

"Sanıyorum ki bu derbi 'Liverpool - Everton'dan da büyük; bu dolayısıyla hayatımda oynadığım en büyük derbi olacak."

"Takım arkadaşlarım bu maçta oynamanın sözlerle ifade edilemeyecek bir duygu olduğunu, yaşamadan anlayamayacağımı söylüyor. Bu maçta oynamak için sabırsızlanıyorum ama ondan daha önemlisi, ben her maçta oynamak için sabırsızlanıyorum zaten."


Neyse, artık sözün bittiği yere geldik. Kewell geri döndü. Gücü kuvveti yerinde ve her hafta kendisinin kıymetini bilen bir kulüp için sahaya çıkıyor. Sakatlıklarla geçen, bir haftasonu salonda çalışmanın bile başarı kabul edildiği onca sezondan, Liverpool kulübesinde geçirdiği onca haftadan sonra, gerçek Harry Kewell şu anda dimdik ayağa kalkmak üzere olabilir.

"Belki de bu sezon kendim için, oyunumla ilgili bazı küçük kişisel hedefler de koymalıyım, çünkü bunu yapmayalı bayağı oldu, ama size bir şey söyleyeyim mi, sadece çıkıp oynamak ve futbolumun tadını çıkarmak istiyorum şu anda," diyor Kewell.

"Her sahaya çıkışımda kendimi birazcık daha iyi hissediyorum."

"Biliyorum, istiyorsunuz ki '25 gol atacağım, şunu yapacağım bunu yapacağım' diyeyim. Belki çok basmakalıp olacak ama, ben şu anda sadece, yeniden bu oyunun tadını çıkarıyorum."








Beşiktaş-Trabzonspor

Maç öncesinde bol gollü ve tempolu bir karşılaşma beklentisi olanlar hakem başlangıç düdüğünü çaldığı andan itibaren ve süre ilerledikçe hayal kırıklığına uğramaya başladılar. Sanki iki takım da beraberlik için sahaya çıkmış gibiydi. Trabzonspor biraz daha istekli gibiydi ancak Yattara'sız Trabzonspor'un tadı yok hakikaten... Etkinliği de yok ayrıca.. Ve hücum zenginliği de..

Beşiktaş'ta ise sıkıntı hücum hattındaydı. Serdar Özkan'ın ileriye top taşıması gerekirken ayağına aldığı her topu ezmesi ve bazı ikili mücadelelerde sürekli yerde kalması Beşiktaş'ın hücumda kısır kalmasının en büyük sebeplerinden biriydi. Serdar Özkan 'ın gereken desteği sağlayamaması Beşiktaş'ın hücum gücünü Delgado 'nun omuzlarına bıraktı. Ancak Cisse-Uğur ikilisinin 4'lü defansın önünde çakılı oynayıp ileri çıkmaması da Delgado'yu olumsuz etkiledi ve Beşiktaş bu nedenle hücumda üretkenlik sağlayamadı. Ertuğrul Hoca da Serdar Özkan'ın kulağını özellikle bencillik ve çalım hastalığı sebebiyle bir güzel çekmeli artık.

Sol bekte Tello çok fazla ileri çıkmadı, nadir yaptığı ileri çıkışlarda da Beşiktaş sol kanatta etkili oldu, daha fazla ileri çıkması gerekiyor artık. Serdar Kurtuluş da dün her zamanki görüntüsünün aksine ileri çıkmadı çok fazla ve Tello gibi geride kalmayı tercih etti. Nadiren yaptığı çıkışlarda yaptığı birkaç orta da cezasahasında tehlike yarattı. Sanırım Ertuğrul Sağlam'ın taktiksel planının bir parçasıydı beklerin ileri çıkmaması. Zira Beşiktaş savunması dün neredeyse kusursuz oynadı. Ancak rakibi "ofsayt" tuzağında bırakmak konusunda bazı anlaşmazlıklar var, mutlaka çizgiyi bir oyuncu bozuyor. Nitekim dün de bu sorundan dolayı Trabzon 2 kez pozisyona girdi. Zaten başka da doğru dürüst pozisyonları yoktu.

İkinci yarının 70. dakikasından itibaren ise Cisse-Uğur'dan oluşan çift ön libero zaman zaman oyundan koptu. Beşiktaş çift ön libero oynamasına rağmen Trabzonspor ortasahayı çabuk geçmeye başladı ancak geri dörtlü, özellikle de Sivok-Zapatoçni ikilisi Trabzonspor'a geçit vermedi. Birçok kişi Beşiktaş'ın uzun süre hücuma dönmesini beklese de Ertuğrul Hoca Bobo-Nobre değişikliği ile tek forvette devam ederek Trabzon'a 1 puan için geldiğini gösterdi. Son dakikalarda Beşiktaş'ın tempoyu düşürüp oyunu yavaşlatması da bunun en belirgin göstergesi idi.

Genel olarak, Beşiktaş ilk 3 haftadaki görüntüsüyle taraftarlarını tatmin ediyor ve umut veriyor. Maçı izleyen birçok sporsever Beşiktaş'ı dünkü oyunu nedeniyle eleştirecektir ancak ben Beşiktaş'ın çizdiği grafiği oldukça başarlı buluyorum. Uzun yıllar geride yaşanan sıkıntılar ve basit hatalardan yenilen goller sebebiyle 5 senede 2 şampiyonluk kaçırmış bir takıma Ertuğrul Sağlam savunma yapmayı, savunma futbolunu öğretmeye çalışıyor. Bu tür dönemlerde sabırlı olmak lazım, sistem değişikliği kolay değil ve takım buna uyum sağlayana kadar sıkıntılar mutlaka olacaktır. Durdurulamayacak derecede müthiş bir hücum gücüne sahip olan Beşiktaş bu süreci sorunsuz atlatır ve savunma yapmayı da öğrenirse açık puan farkıyla şampiyon olur.

Anket

Sabah gazetesi, internet sitesinde bir anket başlatmış:


Turkcell Süper Lig'de "Dört Büyük" kulübün hocalarından hangisi sizce önce kovulacak?

Skibbe (Galatasaray)

Aragones (Fenerbahçe)

Ertuğrul Sağlam (Beşiktaş)

Ersun Yanal (Trabzonspor)




Biz de Kulüpler Birliği'nin internet sitesinde şöyle bir anket başlatmasını bekliyoruz:


Türk Basınında "Üç Büyük" gazetenin genel yayın yönetmenlerinden hangisi sizce önce kovulacak?

Ertuğrul Özkök (Hürriyet)

Sedat Ergin (Milliyet)

Ergun Babahan (Sabah)

14 Eylül 2008 Pazar

Galatasaray - Antalyaspor

Bu maçla ilgili söylenecek çok şey var. Fakat yine hepsi saha dışına dair. Maçtan önce yönetim stadın dışında, maçın bitiminde de taraftar stadın içinde insanlık dışı olaylar yaşamamıza ve insanlık onuruna aykırı manzaralara tanıklık etmemize neden oldular malesef.

Bu yeni stad yapılacaksa ve taraftar profili değişecekse, bu Kapalı yeni stadın içinde sesini duyuramayacak hale gelecekse bu stad bir an önce yapılsın. Kocaman beton tribünün arkasına saklanıp karşısında saha içinde yalnız başına duran adama küfür etmeyi güç gösterisi sanan, on metre uzaktan bel altına sapanla taş atan taraftar değil çekirdekçi taraftar istiyoruz.

Bu yazıyı bunları söylemek için de yazmadım. Bu konu açmak bile istemediğim bir konu. Bu yazının esas meselesi, sansür mekanizmasının kurumsallaşma yolunda gidiyor olması.

Michael Skibbe'nin maç sonu demeçlerinde bir süredir beni rahatsız eden bir şey vardı; futbolcuları tek tek çok fazla eleştiriyordu. İsim vererek kötü performans sergilediğini düşündüğü oyuncuları açıklıyordu. Bu artık Avrupalıya özgü ve bizim alışık olmadığımız bir şeffaf iletişim tarzı mı, yoksa onun "küçük teknik direktör" olduğunun bir göstergesi midir, bunu anlama işini zamana bırakmıştım.

Fakat yönetim, ona sansür koyma işini hiç zamana bırakacak gibi görünmüyor.

Maç sonu NTVSpor.net'te Skibbe'nin açıklamalarıyla ilgili şu haber metnini okuyorum:

Galatasaray Teknik Direktörü Michael Skibbe, Antalyaspor maçından hiç düşünmedikleri bir sonuçla ayrıldıklarını belirterek, ''Bu skordan hiç memnun değiliz'' dedi.

Skibbe, karşılaşmadan sonra düzenlediği basın toplantısında ''Bizim hiç hoşumuza gitmeyen, maç öncesinde ve maç sonunda düşünmediğimiz bir skor oldu. Eğer elinize geçen fırsatları değerlendiremezseniz, ya da şans sizden yana değilse buna benzer puan kaybedebilirsiniz. Yaptıklarımız yetmedi, şansın da bizden yana olmaması nedeniyle bu akşam hoşumuza gitmeyen bir sonuç aldık'' diye konuştu.


Özellikle ilk yarıda çok hata yaptıklarını dile getiren Alman teknik adam, ''Pas hataları yaptık, top kullanırken, sürerken hatalarımız oldu. Kendi yarı sahamızda topu kaybettiğimizde rakibe birkaç pozisyon verdik. Gol pozisyonunda Kewell'in, bundan önce Arda'nın ve Ayhan'ın ufak tefek hataları vardı. Buna benzer ufak hatalar nedeniyle rakibe pozisyon verdik. İkinci yarı daha iyiydik, çok pozisyona girdik ama çok vakit kaybettik. Bu skordan hiç memnun değiliz, daha iyisini yapıp bu maçı almalıydık'' dedi.


Skibbe, Lincoln'ün yedek kalması ile ilgili bir soru üzerine de, ''Lincoln, Steaua Bükreş karşısında iyi oynayamadı. Kayseri'de ve bugün ilk 11'de çıkmadı. Ben Lincoln'ün oyununu görmek istiyorum, oynamamaya tepki vererek, kendisini gösterip, kendisini daha iyi hale getirip, o sahada yerini almasını bekliyorum. Kendi kendisini harekete geçirmesini istiyorum. Oyuna girdikten sonra son derece güzel pozisyon buldu, fakat değerlendiremedi. Lincoln'ün ilerleyen günlerde takıma yeniden döneceğini ve faydalı olacağını düşünüyorum'' diye yanıt verdi.


Bellinzona maçıyla ilgili bir soru üzerine Skibbe, ''Hataları oyuncularımla paylaşmamız, bunları konuşmamız çok önemli. Geçtiğimiz haftalarda milli takım arasıyla birçok oyuncumuz ile ayrı kaldık. Önümüzdeki günleri iyi çalışarak değerlendirmeliyiz. Bellinzona maçıyla forma girmeliyiz'' dedi.


Galatasaray Kulübü Resmi Sitesinde ise şunu:

Galatasaray Profesyonel Futbol Takımı Teknik Direktörü Michael Skibbe , Antalyaspor karşılaşması sonunda yaptığı açıklamada ikinci yarı önemli fırsatları değelendiremediklerini söyledi.

"Bir futbol maçında suçlu olmaz. İkinci yarıda önemli fırsatlar yarattık. Ama beklediğimiz golü bulamadık. Sadece üzgün olduğumuzu söyleyebilirim. Ben işin eleştiri kısmıyla ilgili değilim. Bir teknik direktör olarak istediğinizden fazla yer alıyorsunuz. Ama bizim düşünmemiz gereken önümüzdeki perşembe oynayacağımız UEFA Kupası maçı. Orada nasıl gol atarız onu düşünmeliyiz. Herşeyden önce gol atmalıyız. Bu sıkıntıyı çok hissettik. Ayrıca diğer bir sorunumuz da beraber çalışamamak. Bu hafta 10-12 kişi çalışmalara katılamadı. Beraber çalışınca daha iyi olacağız. Futbolcuları yargılamak için doğru yer medya değil. Onu başka yerlerde konuşmalıyız. Futbolcular da yaptıklarını ve performansını değerlendirecektir."





11 Eylül 2008 Perşembe

Sistemsizlik

9 Eylül 2008 Salı,
Fatih Terim:
"Euro2008'de duran toptan gol yememişiz. Belki eksiklerimiz var ama en azından bakın bunu çözmüşüz"

10 Eylül 2008 Çarşamba,
Servet Çetin:
(Türkiye-Belçika maçı sonrası, duran toptan golü atan Wesley Sonck için)
"Tuncay arkadaşımız sakatlandı, yerine giren arkadaşımızı uyarıp o adamı aldıramadık."

* * *

İşte sistemsizlik budur.

9 Eylül 2008 Salı

Haaaaaa!!!!










7 Eylül 2008 Pazar

Mert ile Gert

1994 Dünya Kupası Amerika Birleşik Devletler'inde yapılmıştı.
Yılların hikayesidir bilirsiniz, Amerikalılar bir türlü futbola ısınamamıştır. 1 numaralı sporu olamamıştır futbol Amerikalıların, doğru düzgün öğrenememişlerdir bile. O Dünya Kupası da onlar için iyi bir fırsat olacaktı aslında, biraz da öyle kurgulanmıştı sanki...Neyse.

O dönemde bu "Amerikalılar Futbol'a Karşı" temalı hikayeleri çok dinlemiştik. Bir tanesi zihnimde en çok yer edenlerden:

Amerikan televizyonlarında futbol yayınlanmıyor...Ama bunu değiştirmek istiyorlar, girişimde bulunuyorlar falan, bir kanalda canlı bir futbol maçı yayınlanmasını sağlıyorlar.
Fakat tabi futbol kültürü yok adamlarda. Onlar jet hızıyla oynanan ve her saniye skoru değişen oyunlara alışıklar. Kanal, maç sırasında yayını kesip araya reklam alma uygulaması yapıyor. Yani öyle gösteriyor reklamları; maçın arasına alarak.
Neyse...Maç devam ederken yine bir ara reklam kuşağına giriyorlar, o sırada gol oluyor ve maç 1-0 bitiyor.
Kanal neye uğradığını şaşırmış vaziyette tabi :) Zor toparlanıyorlar.

Neyse. Biz futbol ülkesiyiz ya ama, iyi biliriz oyunu. Teknoloji de gelişti. E, "seyirciye saygı" diye bir şey de var; Sağa - sola - alta - üste reklam koyacağımız zaman, reklamı maçın üzerine bindirmek yerine görüntüyü kısa süreliğine küçülterek altta oluşan boşluğa koyarız.

Buyrun. Mert ile Gert. Güzel dizi. Teşekkürler TRT, bizi bu güzel diziden haberdar ettiğin için.

Başlığa tıklayın. Video orada.

5 Eylül 2008 Cuma

Hıncal Abi Strikes Back

Geçen hafta "90 Dakika'ya ne oldu?" dedik.

90 Dakika döndü. Gecikmeli başladılar. "Ben anlamam, bizim başladığımız hafta ilk haftadır" diyerek, dönüşünü yaptı Hıncal Abi.

3 Eylül 2008 Çarşamba

Güle Güle 'Olli' Kahn